Son zamanlarda psikoloji çerçevesinde de incelenmeye başlanan konulardan birisidir. Çok boyutlu olduğu için esasında tek bir disiplin tarafından kesilip biçilmeye gelmez. Dolayısı ile elimden gelenin en iyisini sunabilmek üzere kendi deneyimim ve ortak deneyimlerimiz dahil bir çok yöne bakmakta fayda olacaktır.

Geçen sene bir kitap özeti paylaşmıştım. Google ‘da yayınlanan Kendini İçinde Ara adlı kitap, bir çok ciddi bilimsel makaleler ile Doğu ‘nun kendi içinde yaygın ancak Batı ‘dan bakınca ezoterik yani sınırlı sayıda kişinin algılayabileceği bilgilerden oluşuyor. İki insanlık kültür evreninin son zamanlarda uzlaştığı ve bilimin de buna destek olarak gösterilmeye başlandığı saptamalardan bir tanesi şudur: İnsan doğuştan mutlu bir varlıktır. Hatta Doğu daha da ileri gider ve Zen Budizm ‘ine göre insanın doğuştan aydınlanmış (peygamber kıvamında) olduğunu kabul eder. İşte bu noktada ben şahsi kabul olarak Doğu ile örtüşüyorum çünkü bebekleri yakından inceleme ve aydınlanmış insanların gözlemlenmiş hayatları ve davranışları ile kıyaslama şansım oldu. İşbu yazı kendini bu kabulün çerçevesinde yazdıracaktır.

Eğer doğuştan mutlu ve aydınlanmış isek o zaman bütün iş ve sair hayat deneyimimiz bunun hatırlanması veya yeniden canlandırılması şeklinde ilerleyen bir yükselme çabası olacaktır. Abraham Maslow gibi psikolojinin mihenk taşlarını koyan bir usta da, diğer bilim adamları da, dinler de, din dışı gönül kaynakları da bunu böyle tespit etmiştir. Peki en üst seviyeden hayata başlayıp en altlara nasıl düşüyoruz? Bu soru da yanıtlaması zor olmakla birlikte düşündürücüdür. Yine de bu konularda işimize yarayabilecek bir ilerleme yöntemi önereceğim. İnsanın birey olarak hayatta kalabilmek için ego/nefs gibi mekanizmayla donatılmış olması ve aynı zamanda da gruplar halinde yaşamak zorunda kaldığı için empati/vicdan gibi bir başka mekanizmayı da barındırmasına dikkati çekmek istiyorum. Maslow ‘un hiyerarşisini kabaca ikiye ayırırsak en alt basamakların ego/nefs gelişimi için, daha üstteki basamakların da sosyal doyum için olduğunu görürüz. Sağlıklı yani sürdürebilir bir gelişim çizgisi de bu boyutları sırasıyla doyurmaktan geçer. Özetle önce karnımızı doyururuz sonra da paylaşmaya başlarız. Bu da karnımızın ne kadar alacağını anlamakla başlar. Günümüzün en büyük sıkıntısı insanların karınlarının boyutunu bilememeleri ve karnı doyduktan sonra ne olacağına şüphe içerisinde yaklaşmalarından oluşur. Yani işin özü kendini tanımaktır. Bunun da çıkış noktası özümüzün iyi olduğunu kabul etmektir. Ancak kendini bilen ve sevenler diğeri diye adlandırdıkları bilişsel ve öz açısından neredeyse ikiz sayılabilecekleri yol arkadaşlarına başlarını kaldırıp bakmaya ve onları da vicdanları yardımı ile sevmeye başlarlar.

Drive adlı kitapta mutluluk ve motivasyon konusunda birçok çalışmalar derlenmiş. En önemli sonuç ise insanın içinden kaynaklanan motivasyonu hiçbir havucun bertaraf edemeyeceği. Eğer mutluluk bir hatırlamaysa o zaman belki de kendimizi tanıdıkça bizi neyin gerçekten ateşlediğini daha iyi kavrayacağız. Dolayısıyla etiketlerin bize katabileceği bir şey olmadığını da farkedeceğiz. Şahsen etiketlerim azaldıkça mutluluğum arttı. Kartvizitimde ismim ve altında ya hiçbir şey ya da insan yazmasını tercih eder durumdayım 🙂 Eğer kendi içimizde bir ateşleyici nokta bulursak ki eğer doğuştan mutlu isek dünyayı çok ilginç bulacağımız aşikardır, o zaman buna sarılmak ve onun etrafını bakımla güzelleştirmek bize en büyük doyumu yaşatacaktır. Bu kıvılcım da daha sonra bizi grup olarak mutluluğumuz konusuna taşıyacak ve burada daha büyük hazlar yaşayacağız. Drive adlı kitabın da son nokta olarak koyduğu işyerinde mutluluk ve motivasyon tespiti budur. Bir şirket veya bir insan kendini doyurup sonra da aşarak başkasına faydalar üretme noktasına gelirse onu kimse tutamaz.

Bu yazı şimdilik burada kalsın. Gerisini hep beraber oluşturalım kaliteli diyaloglarımız sayesinde oluşturalım 🙂